ana sayfa

2886 SAYILI DEVLET İHALE YASASI

Fatma ÇÖLAŞAN - Sabah Gazetesi Başkent Eki, 18.01.1998

İhalelere nasıl fesat karışıyor?

Mevzuattan kaynaklanan büyük yanlışlar var. Kullanılan yöntemler, ihalelere fesat karışmasını adeta kolaylaştırıyor. 2886 sayılı Devlet İhale Yasası'nı incelerseniz, teklif denilen şeyin sadece bedel teklifi olduğunu görürsünüz. "Uygun bedel" diye açık olmayan bir tarif getirilmiş. Son yıllarda Bayındırlık Bakanlığı- ki ülkemizdeki yapım işlerinden sorumludur- uygun bedeli, "en düşük bedel" diye tarif etti hep. İşi kimin alacağı, ihale öncesinde saptandıktan sonra, en düşük teklif bedeline karar vermek, bir müteahhit grubu için en fazla bir saat sürer. İstekli firmalar, sadece bedel üzerinden değerlendirilirse, fesata bundan daha uygun bir durum yaratılamaz zaten.

Nasıl bir ihale yöntemi fesata engel olurdu?

Öncelikle teklif, bedel teklifi olmaktan çıkarılmalıdır. Bizim tanıtımını yapmakta olduğumuz uluslar arası seçim yöntemi Çift Zarf Usulü'dür. Burada isteklilerden iki ayrı dosya talep edilir. Biri teknik, diğeri parasal teklif. Parasal teklif zarfı mühürlüdür, son ana kadar açılamaz. Teknik teklif dosyasında müteahhitten işi nasıl gerçekleştireceğini anlatması istenir. Bu anlatım şirketin genel tanıtımı, bu işte çalıştırılacak personelin özgeçmişleri, mali durumu, iş bitirme belgeleri, teklif edilen iş programını vb. içerir. Önceden belirlenen ağırlıklı puana göre müteahhitlerin teknik puanları saptanır. Yine önceden ilan edilmiş gün ve saatte, müteahhitlerin huzurunda bu puanlar açıklanır. Mühürlü olarak saklanan bedel teklifi zarfları da bu esnada açılır. Ve teklif edilen rakamlar herkesin önünde okunur. Bedel teklifleri de önceden saptanan ağırlıklı puanlara göre değerlendirilir. Her firmanın teknik ve parasal puanları toplanır ve en yüksek puanı alan firmaya iş ihale edilir. Burada seçilen, ucuz bedelle birlikte kalitedir ve bu tip ihalelere fesat karıştırmak kolay değildir.

Dosyaları anlattığınız şekilde değerlendirmek çok uzun zaman alır ama.

Sorduğunuz her soru, öylesine derin alanlara iniyor ki, bir hafta konuşsak yetmez. Bizim uygulamalarımızın yanlış tarafı şu: İdareler ne kadar çok teklif alırlarsa kendilerini o kadar rahat hissediyorlar. Elbette çok sayıda dosyanın kısa sürede değerlendirilmesi söz konusu değil. Üstelik böyle bir çoklukla sağlıklı sonuç da alınmaz. Gelişmiş ülkeler en az üç, en fazla altı firmadan teklif alıyorlar. Açık ilanla çağrı yapıldığı zaman önce tanıtıcı dosyalar isteniyor firmalardan. Bunların sayısı bir ön elemeyle üç-altıya indiriliyor. Zaten o kadar çok firmaya, zahmetli ve masraflı dosyalar hazırlatmayı da haksızlık olarak görüyor Batı dünyasının işvereni.

Teknik değerlendirme sırasında yine de kayırılan firma olamaz mı?

Gelişmiş ülkelerde değerlendirmeyi devlet memurları yapmıyorlar ki. Şartnameleri hazırlamak da, müteahhit değerlendirmelerini yapmak da bağımsız müşavirlerin görevi. İşveren ancak onların raportörlüğü ile ihale yapıyor. "Fesata" dönersek, bizim yasamızda ihale komisyonları, sadece devlet görevlilerinden oluşuyor ve dışarı bilgi vermek yasak. Her şey kapalı kapılar ardında. Amerika'da komşunuzun ne kadar vergi verdiğini öğrenmeniz mümkünken, bizde her şey gizli. Müşavirler Birliği olarak hazırladığımız Devlet İhale Yasası taslağında şeffaflık konusuna bir çözüm getirmek amacıyla, ihale komisyonlarına ilgili sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin de fiilen katılımını öneriyoruz. Yani, bedelin kaliteyle birlikte değerlendirileceği bir seçim sistemine, şeffaf uygulamalar da eklendiğinde, artık "fesat" üzerine konuşmamız gereksiz olacak.

Çift Zarf Usulü'ne bizim yetkililerin yaklaşımı ne?

Bu Çift Zarf Usulü ihaleden ben birkaç yıldan beri her konuşmamda bahsediyordum. Her seferinde üst düzey devlet görevlilerimizden "Bizim İhaleler Zaten Çift Zarf Usulü ile yapılıyor, mevcut yasada da bu usul var" diye cevap alıyor, çok hayret ediyordum. Sonunda anladım ne demek istediklerini. Meğer müteahhitlerden istedikleri belgeleri dış zarfa, bedel teklifini ise iç zarfa koyduruyorlarmış ve benim anlattığım çift zarfı bu zannediyorlarmış. Traji-komik denen bu durum, inanılacak gibi değil, ama doğru. İhale Yasası'nın aksayan yönlerinden biri de müteahhitlik karnesi denilen bir belge ki bu konuda destan yazılabilir. Bu karne, hangi müteahhidin ne kadar büyüklükte işlere girebileceğini gösteriyor ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından veriliyor. Çeşitli klasifikasyonda karneler var. Ama bir "sonsuz karne" var ki, ona sahip olan, Aladdin'in sihir lambasını elde etmiş demektir.

O kadar marifetli bir karne yani?

Müteahhitlik karnesi sınıfı, müteahhidin yaptığı işler arttıkça yükselir. Bir nevi tecrübe göstergesidir. Yanılmıyorsam 30 yıl kadar önce bu karne devlet görevlilerine de verilmeye başlanmış. Amaç o yıllarda son derece mantıklı. Devlet görevi yaparken edinilen tecrübe daha sonra serbest çalışma için kullanılabilsin istenmiş yıllar geçtikçe amacından saptırılmış. Devlet görevi sayesinde sonsuz karneye sahip olan şahısların çoğu risk alarak inşaat işi yapmıyorlar. Sahibi oldukları karneleri müteahhitlik şirketine satıyorlar ve kendileri bordroda gösteriliyorlar. Bu yıl sonsuz karne satış bedeli 20 milyar imiş. Bu parayı verdiniz mi büyük işlere talip olabiliyorsunuz. Hiçbir Batı ülkesinde, böyle yozlaşmış bir uygulama yoktur. Benim babamın da sonsuz karnesi var, devlet görevlerinden dolayı. Emekli olduğu 25 yıla yaklaştı, karneyi ne kendisi kullandı, ne de başkasına verdi. Bunu şunun için söylüyorum, herkes karnesini satmıyor, onlara haksızlık etmek istemem ama yapanlar çok.

Sonsuz müteahhitlik karnesine sahip kaç kişi var Türkiye'de?

İstatistiksel bir belge yok. 400-500 kadar var deniyor. Yeni emekli olanlarla bu sayı gittikçe artıyor tabii. Bir de, karne alanlarının kapsamını gittikçe artıyorlar.

Siz Müşavirler Birliği olarak bu konuda ne yapıyorsunuz?

Şimdi sizinle yaptığımı. Kamuoyu yaratmak, ilgilileri bilinçlendirmek için, şimşekleri üzerimize çekmek pahasına, her yerde doğruları anlatıyoruz. Halkın tümü, örneğin sizin okuyucularınız, bu konunun birinci derecede ilgilisidir. Oturduğunuz daire iyi ısınmıyorsa, üzerinde yürüdüğünüz yol delik deşikse, ilerideki fabrika içme suyunuzu kirletiyorsa bunların altında hep bu yanlış uygulamalar bulunmaktadır.

En düşük bedel konusuna dönelim. Türk devleti neden kaliteye değer vermiyor?

Çünkü en düşük bedeli seçmek kolay; devletin çalışması gerekmiyor. Muhammen bedel adı altında tahmini bir bedel ilan ediliyor. Bu bedel üzerinden "eksiltme" ile ihale yapılıyor. Dikkat edin, hep eksiltme sözü kullanılıyor yasada. İhaleye girenler de bu muhammen bedeli doğru farz edip, onun üzerinden tenzilat yapıyorlar. Normal maliyetinin çok altında saptanan muhammen bedel, bir de inanılmaz indirimlere uğruyor. Sonuç: İnşaat bir türlü bitmiyor, bitmedikçe pahalıya mal oluyor. Müteahhitler işleri bırakıyorlar veya kötü üretimlerle, eksik malzeme ile devam ediyorlar, durmadan fiyat artışları ve süre uzatımları talep ediyorlar. Devlet görevlisi en düşük bedeli seçerek soruşturmalardan da kurtulmuş oluyor. "Açık ilanla ihaleye çıktım. En düşük bedele işi verdim, ben görevimi yaptım" diyor. Kalite önemli değil. Devlet elbette bu yanlış uygulamaların farkında ama gerçek bedellerle, piyasa fiyatları ile kaliteye yönelik ihale yapsa, müteahhitlerden teklif bedelleri toplasa, bu defa "şu kadar yatırım yaptık" diyemeyecek. Her iktidar ne kadar çok ihale yaptığını anlatıyor, ne kadar iş bitirdiğini söyleyen yok. Kendi kendimizi aldatmamız bence politik nedenlerden.

Peki inşaat yürürken, müteahhit nasıl haksız kazanç sağlıyor?

İş çok düşük bedelle ihale edildikten sonra müteahhit en karlı nasıl çalışacağını düşünmeye başlıyor. Mesela, kazı yapıldıktan sonra toprağı 3 kilometre öteye götürüp dökecekse, bunu 15 kilometre imiş gibi gösteriyor ve fazla para alıyor. Malzemeyi eksik kullanıyor, işçiliği kötü yapıyor. Devlet düşük bedelle ihale yaptım diye sevinir ve kendini kandırırken, aslında büyük zararlara uğruyor.

Müteahhitlerin yaptığı işlere onay veren merciler ne yapıyor?

Kontrollüğü bugüne kadar sadece devlet yaptı. Devlet memurları yaptıkları işlere gerektiği gibi eğilmiyorlar. Bazen zamanları yok, bazen adamsendecilikten, bazen de kötü niyetten. Tabii bu kesimde imkanlar da kısıtlı, mezuniyet sonrası bilgilenmeleri çok az, literatür takip etmiyorlar, yabancı dil bilmiyorlar. Müteahhitlerin yaptığı yanlış ve noksanlara bazen bilmeyerek, bazen de çıkar karşılığında bilerek göz yumuyorlar. Bunları tabii ki tüm görevliler için söylemiyorum. Bir avuç insan var ki, devlet onların çalışmalarıyla, dürüstlükleriyle ayakta duruyor.

Yabancı ülkelerde devlet görevlileri neden çıkar sağlamıyorlar?

Gelişmiş ülkelerde ihale safhasında olduğu gibi kontrollük hizmetinde de bağımsız müşavirlik kuruluşları çalışıyor. Bunların tam yetkileri var. Hak edişler onların onayı olmadan ödenmiyor. Batı'da son söz daima müşavirindir.

Ya müşavir de yanlış işlere göz yumar ve çıkar sağlarsa?

Serbest müşavirler, işlerini en iyi şekilde yapmak zorundadırlar. İyi şöhret/kötü şöhret çok önemli bir şeydir. Müşavirler, yüksek kaliteyi, kısa zamanda, iyi personelle ve karlı bir biçimde sağlamak zorundadırlar. Aksi takdirde yaşayamazlar.

Ama bunlar sadece sözde kalabilir.

Müşavirin sorumluluğunu sözde olmaktan çıkaran birçok uygulama var ileri ülkelerde. Müşavirden, müteahhitle birlikte, kusurlu ve noksan yapılan işler için zararı ödemesi talep ediliyor. Bu ödeme müessesesinin içinde sigorta şirketleri var. Ülkemizde hiç olmayan bu sistem, yabancıların Profesyonel Sorumluluk Sigortası dedikleri bir uygulama. Ben iyi çalışan bir müşavir değilsem, hakkımda daha önce birçok suçlama yapıldıysa, sigorta şirketleri benim hizmetlerimi sigortalamak istemeyeceklerdir. Böylece iş almam güçleşecek. Belki de yok olup gideceğim. Özel sektörün kendi içinde böylece bir oto kontrol mekanizması oluşuyor. Devlet görevlisinin böyle endişesi yok.

Birliğiniz, ne ölçüde dikkate alınıyor?

Cumhurbaşkanımız, kendileri de eski bir müşavir mühendis oldukları için onur üyemiz olmayı kabul ettiler. Şartnamelerimiz, memnuniyetle izliyoruz ki devlet tarafından da kullanılmaya başladı. 8 yıllık eğitim projelerine Milli Eğitim Bakanlığı'na şartname hazırlama konusunda yardım ediyoruz. Birçok devlet kuruluşu, artık Birliğimizi tanıyor ve müşavir seçimi için bize müracaat ediyor

Meclis'teki ihale skandalıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Birliğimize inceleme yapma görevi verilmedi, bu nedenle neler olduğunu birinci derecede bilmiyoruz. Üyelerimizden de tasarım hizmetlerinde çalışanlar var. Bu nedenle biraz bilgiye sahibim. Şunu söyleyebilirim ki; o işte son derece tecrübeli bir tasarım ekibi çalıştı. Proje hizmeti, yarışma ile ihale edildi ve tesadüfen (yarışmaları her zaman tecrübeli ekipler kazanamayabiliyor) tecrübeli bir mimar/mühendis ekip işbaşına getirildi. Projeler ve teknik şartnamelerin çok titiz hazırlandığını, birçok yabancı firma ile ihale öncesinde konuşulduğunu ve her malzemenin enine boyuna araştırıldığını biliyorum. İşveren adına ihaleden önce bir maliyet hesabı yapılmış olması gerekir. Konu incelenecekse buradan başlanılmalıdır. Birim fiyat ile ihale yapıldı ise, her kalemin fiyatını müteahhidin önceden teklif etmiş olması gerekir. Götürü bedelle ihale yapıldı ise, zaten bütünün içindeki kalemlerin, bedellerinin söz konusu edilmemesi lazım. "Birim fiyatla götürü bedel" diye bir şey zaten olamaz. Karışık ifadeler akılları da karıştırıyor. Kimler davet edilmiş, kim neye dayanarak fiyat vermiş, ihale öncesinde keşif hazırlanmamış mı, hazırlanmışsa nerede, orada çalışan taşeron firmalar kimlerdir, seçimleri nasıl yapılmıştır, tetkik edilmesi ve ondan sonra bir kanıya varılması gerekir. Orada hizmet veren tasarım grubuna, müşavir olarak yetki verilmediğini sanıyorum. Verilseydi böyle bir skandal yaşanmazdı.